dodicocuk @ hotmail.com

Merhaba Sevgili Dostlar;

Dağları sevmeyen varmıdır aranızda? Varsa da fazla olacağını düşünmüyorum.

Tanımlamalarda : “hep dağ gibi adam”, “ sırtını dayadığın dağ gibi” diye pek çok kez okuruz. Heybetli, yüce, ulu, erişilmez…  Mistik ilgi çekicidir…

Eteklerinde ulu dağların; pek çok köy, kent yer bulur kendine… Vadilerinde ormanlar, hayvanlar, nehirler, çağlayanlar saklar; zirvesinde, kartallar, şahinler uçar. Erişince zirveye şöyle bir bakarız etrafımıza ; dağın yüceliğiyle bizde yükselir kanatlanırız …

Hayal etmesi bile heyecan vericidir.

Peki, nereden çıktı bu tanımlama derseniz? Şimdi ki okul öncesinden-zorunlu eğitim sonuna kadar olan çocuklarımızın; eğitim ve yaşam şekli getirdi aklıma bu durumu.

Önce umut verir; her baktığımız yüzde; yaşadığımız olumsuzluklarda umut verir çocuklar; bunu gördükçe dağın biraz önceki aydınlık yüzü, aklımıza gelir. Herkese yaşam enerjisi veren aydınlık yüzü…

Onları eğitmek adına; daha bebekliklerinden itibaren verdikçe veririz. Var ki veririz ve vermek isteriz.

Bu verişlerin hepsi tarafımızdan yapılır. İhtiyacından fazla ,oyuncak ,kıyafet, yiyecek hatta ihtiyacının üstünde sevgi, ilgi ve koruma ile donatırız çocuklarımızı.

Sonra onların doğasına bırakmayız büyümeyi, eklemeler yaparız yaşamlarına …! Herkesten geri kalmasın diye kurslara göndeririz, (yüzme, basketbol, bale, satranç, gitar, piyano vb.) kimsenin çocuğunun altında ezilmesin diye dayatmacı, aşırı kurallı çocuğumuzun özünü hiçe sayan eğitim yuvaları…

Bu arada; çocuk büyütmenin normalde bir kodlama gibi olduğunu düşünür; sadece gerektiği kadar zaman ayırırız onlara… Çoğu zamanda zamanı bakıcılar, destekleyen öğretmenler, kurslar vb. yer alır hayatlarımızda.

Suçlu muyuz? Hayır, işler, güçler, sosyal hayat, toplantılar, evin yürüyen düzeni…

Hani verdiklerimiz arasında yer almayan zamanımızda çocuğumuz teknolojik aletlerle geçirmeye başladı zamanını.

Bebekken; yemek yemesi ve İngilizce öğrenmesi için tablet, televizyon. Biraz ayaklanınca sizin telefonlarınıza indirilen oyunlar, daha sonra yavaş yavaş odasına çekilme dönemleri ve sosyalleşmesini istediğimiz çocuğumuz odasında ve dünyasında bireyselleşir…

Ama doğası gereği dağ gibi olacaktı hani… Ulu dağlar gibi çiçeklenecek, yeşillenecek, vadilerinden şelaleler akacaktı…

Verdiklerimiz arasında en yararlıyı daha kullanmadan, öğretmeden teknolojik aletleri soktuk hayatına.

Çok işimiz vardı; yemek için, oyun için öyle uzun zamanlar veremezdik bizde onlara tabletleri verdik.

Ayakaltından çekildiler sessizce…  İletişim becerileri sosyal ortamda ve sanal ortamda çok iyiyken, çevresine merhaba, nasılsın, bugün güzel bir gün demeyi bıraktı…

Günlük yaşam yavaşladı; çünkü sanal alem öyle hızlı ve renkliydi ki;

Doğası onun dağ gibi  olmasını gerektirirken; çocuğumuz bunları hayatında hiç deneyimleyemediği için tek tek aldık; ve dağın kıraç, verimsiz  ve karanlık yüzü doğdu! Ortaya!

Vicdan neydi? Acıma? Birlikte gülmenin ve ağlamanın keyfini aldık elinden… Çevresinde dört dönerken çocuğumuzun yüzüne bakmayı, yüz yüze gelmeyi unuttuk…

Teknoloji hepimizi içine çekerken çocuklarımızı bağımlısı ve kölesi yaptık…

Teknoloji önemli ve mutlaka olmalı hayatımızda ama zamanı, sınırı daha önemli… Eminim teknolojiyi yaratanlar istemezdi bu kadar fazla çocuklarımızın bağımlısı olmasını…

Biz yetişkinler giderek kanayan bir yara halini alan eğitim – öğretim ve teknolojinin kullanımı için doğru zaman nedir? Konusunda harekete geçmeliyiz ki;

Bizim dağımız en yüce dağ olsun ve hep aydınlık yüzü karşılasın bizi…

                                                                                                                                  

Sevgiyle Kalın…