Bir binanın ayakta kalmasını sağlayan kolonları göremezsiniz. Onlar gösterişli değildir; alkış almaz, manşet olmaz. Ama biri çöktüğünde, bütün ihtişam bir anda enkaza dönüşür. Toplumlar da böyledir. Bir milleti ayakta tutan, gözle görülen yapılar değil; gözle görülmeyen değerlerdir.
Adalet, vicdan, güven, dürüstlük, merhamet… Bir ülkenin gerçek serveti ne altın rezervleridir ne de yükselen gökdelenleridir. Asıl zenginlik, insanların birbirine güvenerek yaşayabilmesidir. Çünkü güvenin olmadığı yerde ticaret gelişmez, adaletin olmadığı yerde huzur yeşermez, vicdanın sustuğu yerde ise insanlık nefes alamaz.
Tarih bize aynı gerçeği tekrar tekrar anlatmıştır. Nice imparatorluklar, düşman ordularının gücüyle değil; içeriden çürüyen adaletleriyle yıkılmıştır. Dışarıdan gelen darbeler, çoğu zaman içeride başlayan çöküşün son perdesidir.
Bugün de aynı yol ayrımındayız. Bir öğretmen bilgisini değil vicdanını da sınıfa taşıyorsa, bir doktor hastasına yalnızca mesleğiyle değil merhametiyle dokunuyorsa, bir hâkim karar verirken makamdan değil hukuktan güç alıyorsa, bir komşu komşusunun derdini kendi derdi biliyorsa, o toplumun görünmez direkleri hâlâ dimdik ayaktadır.
Ne yazık ki görünmez direkler bir günde yıkılmaz. Önce küçük tavizler verilir. Bir haksızlığa “Bana dokunmuyor.” denilir. Bir yalana göz yumulur. Bir kayırmacılık normalleşir. Bir vicdan sessiz kalır. Sonra kimse fark etmeden çatlaklar büyür. Gün gelir, insanlar yıkılan binaya şaşırır ama yıllardır çatırdayan temeli hatırlamaz.
Unutmayalım; bir toplumu ayakta tutan beton değildir, karakterdir. Karakter çöktüğünde hiçbir bina, hiçbir servet, hiçbir teknoloji bir milleti kurtaramaz. Çünkü medeniyetler taşla değil, insanla yükselir; insanlığını kaybettiğinde ise en görkemli şehirler bile yalnızca sessiz birer harabeye dönüşür.