Bir günlüğüne sen olsaydım, en çok şunu merak ederdim: Ben seni mi taşıyorum, yoksa sen mi beni? Gün içinde defalarca elime alınan, bırakıldığında bile zihnimde kalmaya devam eden bir şey olmak nasıl bir his olurdu? Sessiz kaldığın anlarda bile konuşmaya devam eden bir varlık…
Cebimdeyken bile huzur vermediğini fark ederdim. Çünkü seninle ilişkim fiziksel değil, zihinsel. Ekranın kapalıyken bile aklım sende: “Acaba biri yazdı mı?”, “Bir şey kaçırıyor muyum?” Sen, görünmez bir ip gibi beni kendine bağlıyorsun. Belki de bu yüzden seni kapatmak, sadece bir tuşa basmak değil; küçük bir kopuşu göze almak demek.
Eğer sen olsaydım, en çok dokunulma anlarımı sayardım. Gün içinde kaç kez kontrol edilmek, kaç kez açılıp kapatılmak… Ama asıl mesele sayı değil; niyet olurdu. Gerçekten birine ulaşmak için mi açılıyorum, yoksa sadece boşluk doldurmak için mi? Belki de en çok o zaman üzülürdüm: Bir ihtiyaç değil, bir alışkanlık haline geldiğimi fark ettiğimde.
Ve geceleri… Herkes sustuğunda bile benim susmadığımı görürdüm. Ekranım karanlıkta bir ışık gibi yanarken, aslında kimsenin tam anlamıyla dinlenmediğini anlardım. Sen uyurken bile ben çalışıyorum; ama belki de asıl sorun bu. Çünkü dinlenmeyen bir araç, dinlenemeyen bir insan yaratır.
Bir günlüğüne sen olsaydım, ertesi gün tekrar insan olmak ister miydim bilmiyorum. Ama şunu kesin bilirdim: Beni kullanmanın bir sınırı olmalı. Çünkü sınırsız kullanım, sınırsız özgürlük değil; fark edilmeden kurulan bir bağımlılıktır.
Ve en sonunda sana şunu fısıldardım:
“Beni biraz daha az tut. Çünkü ben sustuğumda, belki sen kendini daha çok duyarsın.”
Haftaya başka biri gerçekte buluşmak dileğiyle, hoşça kalın, sevgiyle kalın.