Son günlerde sosyal medyada peluş bir oyuncağa sarılan küçük bir makak maymunu dönüp duruyor. Adı Punch-kun. Japonya’daki Ichikawa City Zoo’da yaşıyor. Annesi tarafından reddedilmiş, bakıcılar ona bir peluş vermiş. Herkes “ne kadar tatlı” diyor. Ben o videoyu izlerken aynı şeyi hissedemiyorum.
Belki fazla duygusalım ama bir yavrunun anne sıcaklığı yerine sentetik bir oyuncağa sarılması bana sevimli gelmiyor. İçim biraz acıyor. Çünkü mesele sadece bir peluş değil. Mesele, o yavrunun ormanda değil de insanların gelip baktığı bir alanda büyüyor olması. Hayvanat bahçeleri bana hep açık cezaevini çağrıştırıyor. Evet, alanlar geniş olabilir, düzenli olabilir ama doğa düzenlenerek taklit edilecek bir şey değil ki. Doğa yaşanır.
“Koruma amaçlı” deniyor. “Eğitim için” deniyor. Peki gerçekten bir canlıyı camın arkasında izleyerek mi öğreniyoruz sevmeyi? Yoksa sevmeyi, onun yaşam alanına dokunmadan bırakmayı öğrenerek mi? Bilmiyorum… Bildiğim tek şey şu: Orman korunursa maymun zaten korunur.
Punch-kun’un peluşu bana insanlığın küçük bir çelişkisi gibi geliyor. Önce doğal düzeni bozuyoruz, sonra ortaya çıkan boşluğu yumuşak bir oyuncakla dolduruyoruz. Ve buna şefkat diyoruz. Belki de kendimize şu soruyu sormalıyız: Eğer özgürlüğümüz elimizden alınsaydı ve bize teselli olarak bir oyuncak verilseydi, biz buna da “ne kadar tatlı” der miydik?